Volume: 46  Issue: 3 - 2012
Hide Abstracts | << Back
EDITORIAL
1.World Psoriasis Day International Organisations and Turkey
Mehmet Ali Gürer
Page 116
Abstract | Full Text PDF

REVIEW ARTICLE
2.Topical Treatment: Basic Rules and Absorbtion
Ertuğrul H. Aydemir
doi: 10.4274/Turkderm.000159  Pages 117 - 120
Yerel tedavi, deriye dışarıdan sürülerek uygulanan ilaçlarla yapılan bir tedavidir. Sistemik ilaç yan etkilerinden kaçınmanın yanı sıra, maliyeti düşürmek, kısmen meşguliyet tedavisi işlevi üstlenmek gibi avantajları vardır. Deriden etkin maddenin emilimi büyük ölçüde pasif bir olaydır ve hem etkin maddenin ve taşıyıcısının hem de sürülen deri bölgesinin özellikleri emilimin miktarını etkiler. Derinin ince olduğu alanlarda, nem ve ısının fazla olduğu alanlarda emilim fazladır. Erozyonlu, hasarlı deri bölgelerinde emilim istenilenden de fazladır ve hızla dolaşıma karıştığı için yararlı değildir. İlaçtaki etken maddenin lipofilik oluşu ve konsantrasyonun artışı emilimi arttırır. Ayrıca etken maddenin deriye afinitesinin de baza afinitesinden fazla olması gerekir. Emilimin aşamaları: Adsorbsiyon, absorbsiyon (penetrasyon, permeasyon, resorbsiyon) Taşıyıcılar, basitçe sıvı, yarı katı ve katı olarak, daha doğrusu da monofazik, bifazik ve multifazik (basitçe su-yağ-pudra karışımları) olarak sınıflanabilir.
Topical treatment, is applied as putting the medicines just on the problemmatic area of the skin. It is useful for avoiding the systemic side effects, decreasing the cost and it also works like an occupying treatment. Absorbtion of active ingredient is a passive process and amount of absorption of active ingredient is affected by the properties of skin area applied and topical medicine itself. Absorption is more thinner, warmer and wetter areas of the skin.. Absorption is much more than needed, in the areas which are eroded and damaged. But, entrance of the topical medicine to the circulation is not useful and may cause systemic effects. Active ingredient in the topical medicine might have a high concentration, lipophilic nature and higher affinity to the skin than the affinity to the vehicle for a better absorbtion. Stages of absorbtion: Adsorbtion, absorbtion (penetration, permeation, resorbtion). Vehicles can be classified as liquids, semi solides and solides, but the classification as monophasic, biphasic and poliphasic is better (basicly mixtures of water-oils-powders).
Abstract | Full Text PDF

ORIGINAL INVESTIGATION
3.Sun Protection in the North Cyprus Turkish Population: Knowledge, Attitude and Behaviors of Elementary School Children and Their Families
Aslı Feride Kaptanoğlu, Ceyhun Dalkan, Evren Hıncal
doi: 10.4274/Turkderm.08831  Pages 121 - 129
Amaç: Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC)’nde son 25 yıla ait istatistiklere bakıldığında deri kanserleri bu ülkede en sık görülen kanserdir. Patogenezde güneş ışınlarının olumsuz etkileri bilinmekte olup, özellikle çocukluk döneminde maruz kalınan güneş ışınlarının rolü üzerinde durulmaktadır. KKTC gibi güneşli ülkelerde genç nüfusun sağlıklı bireyler olarak yetişmeleri, erken dönemde edindikleri doğru bilgi ve alışkanlıklara bağlıdır. Bu çalışmada KKTC'de çocukların ve ailelerinin güneşten korunma ile ilgili bilgi, tutum ve davranışlarının saptanması, ailelerin eğitimi, bilgi, tutum ve davranışlarının çocuklarının bilgi tutum davranışları üzerindeki etkisi ve ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
Gereç ve Yöntem: KKTC'de en çok öğrenciye sahip olan ilkokuldaki öğrencilere ve ailelerine güneşten korunma ile ilgili anket uygulanmıştır. Ailelerin bilgi düzeyi için 7, tutum için 7 ve davranışları için 5 soru, çocuklara 6 soru hazırlanmıştır.
Bulgular: Ailelerin %41,1’i güneşten korunmak için sürekli ve düzenli korunma gerektiğini biliyorken, %21,8 i sadece erken bebeklik döneminde korunmanın önemli olduğunu düşünmektedir. Ailelerin büyük çoğunluğunun (%44,5) bilgi kaynağını medya araçları oluşturmaktadır. Ailelerin çoğu gerekli araştırmaları yaptığını ve korunmayı doğru olarak uyguladığını düşünürken, %33’ü yeterli bilgisi olsa da tam olarak uygulayamadığını bildirmiştir. Ailelerin %64.8’i güneşten korunma konusunda daha çok bilgiye ihtiyacı olduğunu belirtirken, %85,4’ü eğitimlere katılmaya istekli olduklarını belirtmişlerdir. Çocukların çoğu (%96,3) “güneşten koruyucu krem” i bilmekte iken, sadece %2,7 bilmediğini belirtmiştir. Ebeveynlerin bilgi, tutum ve davranışlarıyla çocukların davranışları arasındaki ilişki değerlendirilmiş ve istatitiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,001). Anne ve babaların bilinçlilik düzeyi arttıkça çocukların da artmaktadır.
Sonuç: Bu çalışma ile Kuzey Kıbrıs Türk toplumunun güneşten korunma ile ilgili bilinçli olduğu, ancak daha çok eğitici faaliyete ihtiyaç duyulduğu ortaya konulmuştur. Çocukların davranışları üzerinde ailenin belirgin etkisi gösterilerek eğitime çocukluk döneminde ve aile ile birlikte başlanmasının gerekliği gösterilmiştir.
Background and Design: Skin cancer is the most common cancer in the Turkish Republic of North Cyprus (TRNC) according to the last 25 years' statistics of the country. The harmful effect of ultraviolet light is well-known and exposure especially in childhood has an important role in the pathogenesis. Having healthy individuals in sunny countries like the TRNC is related with the public knowledge and early gained behaviors. This study aims to determine the children’s knowledge, attitude and behaviors towards sun, as well as the impact of familial attitudes on the behaviors of the children.
Materials and Methods: Questionnaires about sun protection were applied to the children and their families in the most crowded elementary school in the TRNC. Seven questions for knowledge, 7 for attitudes, and 5 for behaviors of families as well as 6 questions for the children were prepared.
Results: Forty-one percent of families were aware of the need of regular and continuous sun protection, while 21.8% thought sun protection is important only in early infancy. Families reported media (44.5%) as the most common source of their knowledge regarding sun protection. Most of the families thought that they had performed sufficient research and had applied sun protection correctly, whereas 33% of the families reported lack of application in daily life. Almost 65% of the families reported a “need for additional knowledge” and 85.4% were eager to join educations. Most of the children had knowledge about sunscreens, whereas 2.7% had no idea. The relation between knowledge, attitude and behaviors of parents and children was evaluated and found to be significant statistically (p<0.001). The consciousness level of children increases with the parental consciousness.
Conclusion: The results of this study revealed that the Turkish population in the NC is aware of sun protection but needs more education. The parental impact on children's behaviors was shown and the necessity of early education starting in the family was emphasized.
Abstract | Full Text PDF

4.Drug Reactions Seen Among Patients Admitted to the Dermatology Department
Selma Bakar Dertlioğlu, Demet Çiçek, Feride Gül Çoban, Nurhan Halisdemir
doi: 10.4274/turkderm.24471  Pages 130 - 133
Amaç: Bu çalışmanın amacı Dermatoloji polikliniğine başvuran hastalarda gözlenen ilaç reaksiyonlarını değerlendirerek; bu reaksiyonlara neden olan ilaçları, oluşan reaksiyonların tiplerini ve sıklıklarını incelemektir.
Gereç ve Yöntem: Ocak 2008-Aralık 2009 tarihleri arasında polikliniğimize başvuran ve ilaç reaksiyonu tanısı alan 193 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların yaşı, cinsiyeti, yakınmaları, laboratuar tetkikleri, tanı ve tedavi bilgileri Hasta Kayıt Formları incelenerek elde edildi.
Bulgular: Yirmi dört aylık sürede Dermatoloji bölümüne başvuran 193 hastanın 107’si (%55,4) kadın ve 86’sı (%44,6) erkek idi. Hastaların yaşları 8 ay-80 yıl arasında olup, yaş ortalaması 37,00±2,5 yıl idi. İlaç alımından lezyon gelişimine kadar geçen süre 15 dakika ile 1 yıl arasında değişmekteydi. En sık gözlenen ilaç reaksiyonu ürtiker (72 hasta) olup diğer reaksiyonlar sırasıyla makülopapüler ilaç erüpsiyonu (31 hasta), fiks ilaç erüpsiyonu (24 hasta) ve pruritus (14 hasta) şeklindeydi. En sık sorumlu tutulan ilaç grubu antibiyotikler (63 hasta, %32,6) idi. Diğer sorumlu ilaçlar sırasıyla analjezikler (37 hasta, %19,2) ve antihipertansif ilaçlar (19 hasta, %9,8) idi. Hastaların 29’unda (%15,0) histopatolojik inceleme yapılarak tanı konuldu. Ondokuz hastada hafif transaminaz yüksekliği tespit edilirken, diğer sistemlere ait herhangi bir komplikasyon saptanmadı. Hastaların 26’sında atopi eşlik etmekteydi.
Sonuç: Sonuç olarak bu çalışmada en sık görülen ilaç reaksiyonlarının ürtiker-anjioödem, makülopapüler ve fiks ilaç erüpsiyonu olduğunu; antibiyotik, analjezik ve antihipertansif ilaçların en sık sorumlu ajanlar olduğunu saptadık.
Background and Design: The purpose of this study was to evaluate the drug reactions observed in patients who applied to Dermatology Department and to determine which drugs caused these reactions, the type of the reactions and their frequency.
Materials and Methods: A total of 193 patients admitted to the Dermatology Department with the diagnosis of drug reaction between January 2008 and December 2009 were retrospectively evaluated. Age, sex, symptoms, laboratory tests, diagnosis and treatment information were obtained by examining the patient record forms.
Results: During the period of twenty-four months, 193 patients were admitted to the Dermatology Department. 107 (55.4%) of them were female and 86 (44.6%) were male. The patients were aged between 8 month and 80 years with a mean age of 37.00±2.5 years. The duration from drug intake to the development of lesions ranged from 15 minutes to 1 year. The most common drug reaction was urticaria (72 patients) and the other reactions were maculopapular drug eruptions (31 patients), fixed drug eruption (24 patients), and pruritus (14 patients). The most common drugs held responsible were antibiotics (63 patients, 32.6%) followed by analgesics
(37 patients, 19.2 %), and antihypertensive drugs (19 patients, 9.8%). Twenty-nine patients (15.0%) were diagnosed histopathologically. Nineteen patients had mild transaminase elevation, while no complications were detected in the other systems. The drug reactions were accompanied by atopy in 26 patients.
Conclusion: Based on the results of the present study, the most common drug reactions are urticaria-angioedema, maculopapular eruption, and fixed drug eruption and the most frequent causative agents are antibiotics, analgesics, and anti-hypertensive drugs.
Abstract | Full Text PDF

5.The Role of Stress in Alopecia Areata and Comparison of Life Quality of Patients with Androgenetic Alopecia and Healthy Controls
Savaş Yaylı, Ahmet Tiryaki, Sibel Doğan, Baykal İskender, Sevgi Bahadır
doi: 10.4274/Turkderm.79653  Pages 134 - 137
Amaç: Emosyonel stresin alopesi areatayı tetiklediği henüz net olarak gösterilmiş değilse de nöroendokrinolojik çalışmalar psikolojik stresin hastalık sürecinde etkili olabileceğini desteklemektedir. Bu çalışmada alopesi areatanın başlangıcı ve alevlenmesinde stresli yaşam olaylarının rolünü ve alopesi areata hastalarında anksiyete, depresyon ve yaşam kalitesi düzeylerini androgenetik alopesi ve sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırarak ortaya koymayı amaçladık.
Gereç ve Yöntem: Alopesi areata tanısı alan 31 ardışık hasta (13 kadın, 18 erkek, yaş ortalaması 28,1±8,9) bu çalışmaya dahil edildi. Androgenetik alopesi tanısı alan 46 hasta (24 kadın, 22 erkek, yaş ortalaması 28,2±7,4) ve 45 sağlıklı birey (25 kadın 20 erkek, yaş ortalaması 25,4±4,4) iki kontrol grubu olarak oluşturuldu. Hasta ve kontrol grupları yaşam olayları ölçeği, Beck depresyon ölçeği, Beck anksiyete ölçeği ve Skindex-29 ölçeklerini tamamladılar.
Bulgular: Alopesi areata hastalarında yaşam olayları ölçeğinin toplam puanları, sağlıklı kontrollere göre anlamlı oranda yüksek bulundu (p=0,031). Bu ölçeğin distres ve uyum alt birim puanlarında da anlamlı farklılık mevcuttu (p=0,028; p=0,036). Beck depresyon ölçeği puanları, sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı ölçüde yüksek bulunurken (p=0,014) androgenetik alopesi grubundan farksızdı. Beck anksiyete ölçeği puanları ise her üç grupta anlamlı fark göstermedi (p=0,207). Skindex-29 ile değerlendirilen yaşam kalitesi, alopesi areata hastalarında, bu testin semptomatik, fonksiyonel ve emosyonel her üç alt birim puanlarına göre ileri derecede bozulmuştu (p=0,001; p<0,0005; p<0,0005).
Sonuç: Alopesi areata hastalarında stresli yaşam olayları hastalığın başlangıcı veya alevlenmesinde etkili görünmektedir. Alopesi areata hastalarında depresif belirtilerde artış mevcut olup yaşam kalitesi derinden etkilenmektedir.
Background and Design: Although alopecia areata is not yet clearly shown to be triggered by emotional stress, neuroendocrinologic studies supports that psychological stress may be effective in the disease process. In this study we aimed to show the role of stressful life events in onset and exacerbation of alopecia areata and the levels of anxiety, depression and quality of life by the comparison with the patients with androgenetic alopecia and healthy controls.
Materials and Methods: Thirty-one consecutive patients with alopecia areata (13 females, 18 males, mean age 28.1±8.9) were included in this study. Forty-six patients with androgenetic alopecia (24 females, 22 males, mean age 28.2±7.4) and 45 healthy individuals (25 females, 20 males, mean age 25.4±4.4) was created as the two control groups. The patients and the control groups completed the tests including life events scale, Beck depression inventory, Beck anxiety inventory and Skindex-29 scales.
Results: Total scores of the scale of life events in patients with alopecia areata were significantly higher than in healthy controls (p=0.031). There were also significant differences in the sub-units -distress and adaptation- scores of this scale (p=0.028; p=0.036). The scores of Beck depression inventory were significantly higher than control group (p=0.014), however they were identical to the patients’ with androgenetic alopecia. The scores of Beck anxiety inventory of all three groups showed no significant difference (p=0,207). The quality of life in patients with alopecia areata which is evaluated with Skindex-29 is severely impaired according to the scores of all three sub-units of this test -symptomatic, functional, and emotional- (p=0.001; p<0.0005; p<0.0005).
Conclusion: Stressful life events seems effective at onset or exacerbation of the disease in patients with alopecia areata. There is an increase in depressive symptoms in patients with alopecia areata. Morever, the quality of life of the patients are profoundly affected.
Abstract | Full Text PDF

6.Serum TNF-α, IL-6 and Resistin Levels in Chronic Plaque Psoriasis
Yasemin Yıldırım, Mualla Polat, Erdinç Serin, Ali Haydar Parlak
doi: 10.4274/Turkderm.46872  Pages 138 - 142
Amaç: Psoriasis kronik, tekrarlayıcı, inflamatuvar bir deri hastalığıdır. Etyolojisi ve patogenezi günümüzde tam olarak aydınlatılamamıştır. Obezite psoriasis için önemli bir risk faktörüdür ve vücut kitle indeksi hastalık şiddetiyle korelasyon gösterir. Son yıllarda psoriasisin adipoz doku sitokinleri ile ilişkisi bildirilmiştir. Bu nedenle biz de bu çalışmada psoriasisli hastalarda, adipoz doku sitokinleri olan
TNF-α, IL-6 ve resistin gibi adipokinlerin düzeylerini belirlemeyi ve hastalık şiddetiyle ilişkisini değerlendirmeyi amaçladık.
Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Ocak-Şubat 2010 tarihleri arasında Dermatoloji polikliniğine başvuran 40 psoriasis hastasını kapsamaktadır. Bu hastalar ile birlikte yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi istatistiksel fark oluşturmayan 40 sağlıklı birey de kontrol grubu olarak değerlendirilmiştir. Psoriasis tanısı konulan hastalarda ve kontrol grubunda TNF-α, IL-6 ve resistin seviyeleri ELİSA yöntemi kullanılarak ölçüldü. Gruplar arası farkın değerlendirilmesi t testi ve Mann-Whitney U testi kullanılarak yapıldı.
Bulgular: Hasta grubunun serum TNF-α, IL-6, resistin seviyeleri kontrol grubuyla karşılaştırıldığında TNF-α, IL-6 ve resistin seviyeleri hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek saptandı. Psoriasis alan şiddet indeksi (PAŞİ) skoru ile IL-6, resistin arasında istatistiksel anlamlılık tespit edildi. Hastaların TNF-α, IL-6 ve resistin seviyeleriyle vücut kitle indeksleri arasında istatistiksel anlamlılık olmadığı görüldü.
Sonuç: Bulgularımız TNF-α, IL-6 ve resistin’in psoriasis etyopatogenezinde rol aldığını, IL-6 ve resistin’in hastalık şiddeti ile ilgili belirteçler olabileceğini düşündürmektedir. Ayrıca çalışmamız söz konusu sitokinlerin psorisis hastalarında adipoz doku artışından bağımsız olarak yüksek olduğu görüşünü de desteklemektedir. Bununla birlikte konunun daha geniş çalışmalarla desteklenmesi gerekmektedir.
Background and Design: Psoriasis is a chronic recurrent inflammatory disease of the skin. Despite previous extensive studies, etiology is still unclear. Obesity is a significant risk factor for psoriasis and body mass index (BMI) correlates with the disease severity. In recent years, the relationship between psoriasis and adipose tissue cytokines has been reported. Therefore, in this study, we aimed to determine the levels of adipose tissue cytokines TNF-α, IL-6 and resistin in psoriasis patients and to evaluate their relation with disease severity.
Material and Methods: Our study was performed between January 2010 and February 2010 on a total of 40 patients who were admitted to Abant Izzet Baysal University, Medical School Clinic of Dermatology with complaints of psoriasis. Additionally, forty healthy individuals whose age, gender and BMI did not differ from the patients’ ones formed the control group. TNF-α, IL-6, and resistin levels were measured in both the patients diagnosed with psoriasis and the control group using ELISA methods. The t-test and Mann-Whitney U test were performed to examine the differences between the two groups.
Results: In our study, TNF-α, IL-6, and resistin levels were all significantly elevated in the patient group, and serum IL-6 and resistin correlated with disease severity. Psoriasis Area Severity Index (PASI) score showed statistically significant association with IL-6 and resistin levels. Furthermore, it was detected that BMI did not correlate with serum TNF-α, IL-6, and resistin levels.
Conclusion: The results of our study showed that TNF-α, IL-6, and resistin play a part in psoriasis etiopathogenesis, and IL-6 and resistin can be used as markers to assess the severity of the disease. Also, our study showed that the elevation in serum TNF-α, IL-6, and resistin levels is independent from the increase in adipose tissue. Larger studies are needed to support our findings.
Abstract | Full Text PDF

7.Comparison of the Results of Tuberculin Skin Test in Patients with Behçet’s Disease and Control Group
Nurşad Çifçi Aslan, Dilek Bayramgürler, Evren Odyakmaz Demirsoy, Meryem Bakır, Cavit Işık Yavuz, Aysun Şikar Aktürk, Nilgün Bilen, Rebiay Kıran
doi: 10.4274/Turkderm.72602  Pages 143 - 146
Amaç: Behçet hastalarında hem immün sistemdeki varolan değişiklikler hem de paterji reaksiyonu nedeniyle pürifiye protein derivesi (PPD) testine yanıtın Behçet hastalığı olmayanlardan farklı alınabileceğini düşünerek bu çalışmayı planladık.
Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya 19-44 yaş arası 21 Behçet hastası dahil edildi. Bu hastaların hiçbirisinde kolşisin dışında sistemik bir ilaç kullanımı ya da başka bir sistemik hastalık öyküsü yoktu. Tüm hastalar kolşisin tedavisi almaktaydı ve BCG aşıları pozitifti. Aynı tarihlerde dermatoloji polikliniğine başvuran, tinea pedis tanısı konulan, sistemik hastalık ve sistemik ilaç kullanımı hikayesi olmayan, 19-42 yaş arası 27 gönüllü bireyden kontrol grubu oluşturuldu. Tüm gönüllü bireylerde de BCG aşısı pozitifti. Hem hasta hem de kontrol grubundaki tüm hastalara PPD testi yapıldı.
Bulgular: Çalışmamızın sonucunda Behçet hastalarının PPD testine verdiği yanıt kontrol grubuyla karşılaştırıldığında anlamlı derecede yüksek bulundu. PPD testine yüksek yanıt verenlerin hiçbirinde aktif tüberküloz infeksiyonuna rastlanmadı.
Sonuç: PPD testinin Behçet hastalarında yüksek bulunması her zaman tüberküloz infeksiyonu olduğu anlamına gelmeyip yalancı pozitiflik olarak değerlendirilebilir.
Background and Design: Both the alterations in the immune system and the presence of pathergy reaction in patients with Behçet’s disease may lead to differences in the results of purified protein derivative (PPD) test reaction in these patients and healthy people.
Materials and Methods: Twenty-one patients with Behçet’s disease aged 19-44 years old were included in this study. None of these patients were using any systemic drug (except colchicum) and had any immunosuppressive disease. All patients were under colchicum treatment and all had had BCG vaccination. Control group was formed by 27 volunteers aged 19-42 years who have applied to our dermatology outpatient clinic on the same dates and were diagnosed as tinea pedis. None of them were using any immunosuppressive drug and had any immunosuppressive disease. All of them also had had BCG vaccination. PPD test was performed to both control and patient groups.
Results: The results of PPD test were found higher in the patients with Behçet’s disease compared to the control group. Active tuberculosis infection was not determined in any of the patients with increased PPD reaction.
Conclusion: Increased PPD test results in patients with Behçet’s disease do not always imply tuberculosis infection and might be accepted as a false-positive result.
Abstract | Full Text PDF

8.The Evaluation of Minimal Erythema Dose For Narrowband UVB in Patients Receiving Isotretinoin Treatment
Tuba Çetiner, Aysun Şikar Aktürk, Cavit Işık Yavuz, Dilek Bayramgürler, Rebiay Kıran, Nilgün Bilen
doi: 10.4274/Turkderm.23245  Pages 147 - 150
Amaç: Fotosensitivite retinoidlerin yan etkilerinden biri olarak kabul edilmesine rağmen bu konu hakkında görüş birliği yoktur. Bu çalışmada isotretinoin tedavisi alan hastalarda darbant ultraviyole B için minimal eritem dozu (MED)’nun değerlendirilmesini amaçladık.
Gereç ve Yöntem: İsotretinoin tedavisi planlanan 50 hastaya darbant UVB ışınlaması ile fototest yapıldı. MED değerleri tedavi öncesinde (MED1) ve tedavi sırasında hedef dozun (kgx120 mg) yarısına ulaştıktan sonra (MED2) hesaplandı ve bu iki MED değeri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olup olmadığına bakıldı. Ek olarak hastalar deri fototiplerine göre bu açıdan değerlendirildi.
Bulgular: Günlük 0,5- 0,7 mg/kg dozunda isotretinoin kullanan tüm hastalarda MED1 ve MED2 değerlerinin ortalamaları karşılaştırıldığında MED2 ortalama değeri, MED1 ortalamasından anlamlı olarak daha düşük bulundu. Klinik olarak sadece 3 (%6) hastada tedavi süresince güneş yanığı eritemi görüldü. Ayrıca hastalar deri fototiplerine göre değerlendirildiğinde MED1 ve MED2 ortalama değerleri arasında anlamlı bir fark tespit edilmedi.
Sonuç: İsotretinoinin tedavisi klinik olarak güneş yanığı eritemine neden olmamakla beraber, MED değerlerinde azalmayla ilişkilidir.
Background and Design: Although photosensitivity is considered as one of the side effects of retinoids, there is no consensus on this issue. In this study, we aimed to evaluate the minimal erythema dose (MED) for narrowband ultraviolet B in patients receiving isotretinoin treatment
Material and Method: Phototesting was done by narrowband ultraviolet B irradiation on fifty patients for whom isotretinoin treatment was planned. MED values were calculated before treatment (MED1) and during treatment after reaching half of the target dose (kgx120 mg) (MED2), and it was evaluated whether there was statistically significant difference between the two MED values. In addition, the patients were assessed according to their skin phototypes in this respect.
Results: When the mean values of MED1 and MED2 were compared in all patients who were treated with 0.5-0.7 mg/kg/day isotretinoin, the mean of MED2 values was found to be lower than the mean of MED1 values. Clinically, sunburn erythema was seen in only 3 (6%) patients during the treatment. When the patients were evaluated according to their skin phototypes, significant difference between the means of MED 1 and MED 2 values was not determined.
Conclusion: Although isotretinoin treatment does not cause clinically sunburn erythema, it was associated with decrease in MED values.
Abstract | Full Text PDF

9.Comparison of Safety and Efficacy of Oral Azithromycin-Topical Adapalene Versus Oral Doxycycline-Topical Adapalene in the Treatment of Acne Vulgaris and Determination of the Effects of These Treatments on Patients’ Quality of Life
Serap Kayhan, İlham Sabuncu, Zeynep Nurhan Saraçoğlu, Ayşe Esra Koku Aksu, Mustafa Tozun
doi: 10.4274/turkderm.70456  Pages 151 - 155
Amaç: Akne pilosebase ünitenin kronik inflamatuvar bir hastalığıdır. Oral antibiyotikler ve topikal retinoidler akne tedavisinde etkilidir.
Gereç ve Yöntemler: Bu çalışmaya orta şiddetli akne vulgarisi olan 60 hasta alındı, hastalar randomize olarak iki gruba ayrıldı. Gruplar arasında yaş, cinsiyet ve akne şiddeti açısından farklılık yoktu. Birinci gruptaki hastalara azitromisin (500 mg haftada 3 gün), 2. gruptaki hastalara doksisiklin (100 mg/gün) tedavisi 12 hafta süre ile verildi. Sistemik tedaviye ek olarak her iki gruptaki hastaların tedavisine topikal adapalen jel eklendi. Klinik değerlendirme başlangıçta ve 1, 2, 3. ayın sonunda yapıldı. Yan etkiler kaydedildi. Hastaların yaşam kaliteleri Skindeks-29 ve Akne Yaşam Kalite Ölçeği ile tedavi öncesi ve 3. ayın sonunda değerlendirildi.
Bulgular: Tedavi sonrasında her iki tedaviyi alan tüm hastalarda %50’den fazla düzelme gözlendi. Azitromisin ile adapalen tedavisi alan 21 hastada ve doksisiklin ile adapalen tedavisi alan 23 hastada %80 ve daha fazla düzelme gözlendi. Her iki tedavinin etkinlikleri karşılaştırıldığında lezyonların azalma yüzdesinde istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı (p>0,05). Her iki tedavi yöntemi düşük yan etki insidansı ile güvenli bulundu. Skindeks-29 ve Akne Yaşam Kalite Ölçeğinin skala skorlarında tedavi başlangıcı ve tedavi sonrasında istatistiksel olarak anlamlı fark mevcuttu (p<0,05). Yaşam kalite ölçeklerinin skala skorları arasında iki grupta istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı (p>0,05).
Sonuç: Her iki tedavi yöntemi etkili ve güvenli bulundu. Yaşam kalite ölçeklerinde istatistiksel olarak anlamlı düzelme gözlendi.
Background and Design: Acne vulgaris is a chronic inflammatory disease of the pilosebaceous unit. Oral antibiotics and topical retinoids are effective in the treatment of acne.
Materials and Methods: In this study, 60 patients with moderate acne vulgaris were evaluated; the patients were randomized into two equal groups. The groups were matched with respect to age, gender and clinical severity of acne. The patients in group 1 received oral azithromycin (500 mg daily on 3 consecutive days per week) and the patients in group 2 received doxycycline (100 mg daily) for 12 weeks. Topical adapalene gel was added to the systemic treatment in both groups. Clinical evaluation was performed at baseline and at the end of first, second and third months. Side effects were recorded. Quality of life in patients was measured with Skindex-29 and Acne Quality of Life Scale before treatment and at the end of third month.
Results: At the end of the treatment, the patients in the two treatment groups had clinical improvement of more than 50%. Twenty-one patients in the azithromycin-adapalene group and 23 patients in the doxycycline-adapelene group had more than 80% clinical improvement. There was not any statistically significant difference in the clinical efficacy between the two combinations. Both treatment regimens were safe with minimal side effects. There was statistically significant difference in Skindex-29 and Acne Quality of Life Scale scores at baseline and at the end of the treatment (p< 0.05). There was not any statistically significant difference in the mean scale scores of both quality life scales between the two groups (p>0.05).
Conclusion: Both treatments were efficient and safe. There was significant improvement in quality of life scale scores in both groups.
Abstract | Full Text PDF

CASE REPORT
10.A Case of Delayed Diagnosis of Kindler Syndrome
Ali Murat Ceyhan, Gonca Meriç
doi: 10.4274/turkderm.92499  Pages 156 - 159
Kindler sendromu (KS) bebeklik ve erken çocukluk döneminde ortaya çıkan travmatik akral büller, ilerleyici poikiloderma, deri atrofisi ve artmış fotosensitivite ile karakterize otozomal resesif kalıtım gösteren bir deri hastalığıdır. Bu sendrom kalıtsal epidermolizis bülloza ve konjenital poikilodermanın klinik bulgularının birlikte görüldüğü nadir bir genodermatozdur. KS’li hastalar genellikle hayatın ilk yıllarında başlangıç deri bulgusu olan travmatik akral büller nedeni başvurmaktadırlar. Bu dönemde distrofik epidermolizis bülloza ile ayırıcı tanısının yapılması oldukça zordur. FERMT1 geni tarafından kodlanan ve hücre matriks adezyonunda önemli rol oynayan yeni tanımlanmış fermitin family homoloque 1 proteinindeki fonksiyon kaybı mutasyonlardan kaynaklanmaktadır. İlk defa Kindler’in tanımladığı 1954 yılından günümüze değin 100’ün üstünde olgu bildirilmiştir. Bu makalede 15 yıldır ilerleyici disfaji hikayesi olan ve eşlik eden bulgular ile birlikte ilk defa 32 yaşında KS tanısı alan kadın hastayı sunuyoruz.
Kindler syndrome (KS) is an autosomal recessive skin disorder characterized by traumatic acral blister formation in infancy and early childhood, progressive poikiloderma, cutaneous atrophy and increased photosensitivity. This rare genodermatosis represents combination of clinic features of hereditary epidermolysis bullosa and poikiloderma congenitale. Patients usually present with initial skin manifestations, i.e. traumatic acral bullous lesions, during the first year of life. In this period, it is difficult to make a differential diagnosis with dystrophic epidermolysis bullosa. KS is caused by loss-of-function mutations in a newly recognized protein, fermitin family homologue 1, encoded by the gene FERMT1, that plays crucial role in cell-matrix adhesion. To date, more than 100 cases have been described since the original report by Kindler in 1954. In this report, we described a female patient with 15-year history of progressive dysphagia who was first diagnosed as KS with associated cutaneous findings at the age of 32 years.
Abstract | Full Text PDF

11.A Case of Lichen Planus Pigmentosus-Inversus
Belkız Uyar, Oya Nermin Sivrikoz
doi: 10.4274/Turkderm.24650  Pages 160 - 162
Liken planus pigmentozus, liken planusun nadir görülen klinik bir varyantıdır. Biz ilk bakı da liken planus düşünmediğimiz ancak klinik ve patolojik olarak liken planus pigmentozus-inversus teşhisi koyduğumuz olguyu nadir görülmesi sebebiyle sunmayı uygun gördük.
Lichen planus pigmentosus is a rare subtype of lichen planus. Because of its rarity, we present the case of a patient diagnosed as lichen planus pigmentosus-inversus based on clinical and histopatological findings, which clinical appearance did not resemble lichen planus at initial examination.
Abstract | Full Text PDF

12.Amicrobial Pustulosis of the Folds Associated with Sjögren's Syndrome
Şebnem Aktan, Sevgi Akarsu, Melike Kibar, Banu Lebe
doi: 10.4274/turkderm.82788  Pages 163 - 166
Amikrobiyal intertriginöz püstülozis (AİP) genellikle genç kadınlarda görülen ve başlıca deri kıvrım bölgeleri, saçlı deri ve periorifisyal alanları etkileyen kronik, tekrarlayıcı, steril bir püstüler erüpsiyondur. Histopatolojik olarak intraepidermal spongiform püstüller ve dermiste nötrofilik infiltratın görülmesiyle karakterizedir. Nadir görülen bir tablo olan AİP’in çeşitli immünolojik bozukluklarla veya otoimmün hastalıklarla ilişkili olduğu bildirilmiştir. Burada Sjögren sendromu ile birliktelik gösteren AİP’li 37 yaşında bir kadın olgu sunulmaktadır.
Amicrobial pustulosis of the folds (APF) is a chronic, relapsing sterile pustular eruption involving the main cutaneous flexures, scalp, and periorificial regions occurring mostly in young females. It is characterized histopathologically by intraepidermal spongiform pustules with a neutrophilic infiltrate in the dermis. APF is a rare condition that has been reported in association with various immunological abnormalities or autoimmune diseases. We describe here a 37-year-old woman with APF associated with Sjögren’s syndrome.
Abstract | Full Text PDF

13.A Case of Piezogenic Pedal Papules Associated with Mitral Valve Insufficiency
Mualla Polat, Hatice Kaya, Melih Güven, Kamil Gürel, Ali Haydar Parlak
doi: 10.4274/Turkderm.46693  Pages 167 - 169
Piezojenik pedal papüller subkütan yağ dokusunun dermise herniasyonudur. Şeffaf, deri renginde papül ve nodüller olup, topukta kişi ayağa kalktığında ortaya çıkarlar, ağırlık ortadan kalkınca da kaybolurlar. Burada mitral kapak yetmezliğinin eşlik ettiği 40 yaşında piezojenik pedal papül tanısı konan erkek sunulacak ve piezojenik pedal papül literatür ışığında tartışılacaktır.
Piezogenic pedal papules are herniations of subcutaneous fat into the dermis. They are soft, skin-colored papules and nodules, which appear on the side of the heel when the subject is standing and disappear when weight is taken off the foot. Here, we present a 40-year-old male patient with mitral valve insufficiency and piezogenic pedal papules and discuss piezogenic pedal papules in the light of literature.
Abstract | Full Text PDF

WHAT IS YOUR DIAGNOSISI
14.What is Your Diagnosis?
Ragıp Ertaş, Serap Utaş, Özlem Canöz
Pages 170 - 171
Abstract | Full Text PDF

FROM THE DEPTHS OF DERMATOLOGY
15.
Dünya Deri Kongreleri Tarihçesine Olimpik Kulaçlarla Devam...
Ekin Şavk
Pages 172 - 173
Abstract | Full Text PDF

NEW PUBLICATIONS
16.New Publications: Thyroid Disorders with Cutaneous Manifestations

Page 174
Abstract | Full Text PDF